domingo, 14 de diciembre de 2014

Kolombiya Başkanlık Sistemi

Amerika Birleşik Devletleri’nde doğan ve ‘presidensyel’ olarak da adlandırılan Başkanlık Sistemi, hükümetin içerisinde Cumhurbaşkanına merkezi ve önemli bir rol vermektedir. Latin Amerika ülkelerinde ABD’ye göre bu özellik daha net bir şekilde görülebilmektedir ve ona ‘presidensyelist’ (başkancı) de denirBölgenin en hareketli politik hayatı ve kıtanın en çok anayasal gücü yoğunlaştıran başkanı1 olan ülkelerinden biri olarak Kolombiya’da, diğer Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi, başkanlık hükümet sistemi var. Kolombiya’nın siyasi yapısına göz atmak istiyoruz. Onun için en özgün özelliklerinden biri olan Başkanlık Rejim Türüne odaklanacağız. Bu sistemin uygulanmasının sebeplerini ve gelişmesini öğrenebilmek için, ilk önce Kolombiya’nın Anayasa Tarihi üzerinde duracağız, ondan sonra günümüzdeki durum ele alınacaktır. 

  1. Kolombiya Anayasalarının Kısa Tarihi 
Kolombiya, 1886 Anayasası 1991 yılına kadar yürürlükte kalmasından dolayı, anayasal bir süreklilik ile karakterize edilmiş bir ülkedir. Bu merkeziyetçi anayasadan önce, gözden geçirmeğe değer başka anayasalar vardı. Kolombiya anayasal geçmişi, oluşturulan devlet türüne göre üç aşamaya ayrılabilir: 
  1. 1810 İspanya’dan bağımsızlık – 1853 Anayasası’na kadar: Üniter devlet 
  1. 1853 Anayasası – 1886 Anayasası’na kadar: Federal devlet. 
  1. 1886 Anayasası – bugün: Üniter devlete dönüş. 
Merkeziyetçilik ve federalizm arasındaki bu dönüşümlere rağmen, Kolombiya hep bir başkanlık hükümet sistemi olmuştur. Bağımsızlık ilanı ile birkaç çatışmalar dizisi meydana gelmiş. 1812 ve 1899 yılları arasında Kolombiya, dokuz tane iç savaşlar yaşamıştır.2 Fakat bunlar yavaş yavaş çözülmüştür ve görülebileceği gibi, Kolombiya Anayasa Tarihi, demokratik istikrar yoluna yavaş ilerlemiştir. Bu sözler, bugün tamamen istikrarlı bir ülke olduğu anlamına gelmez, ancak bugün Kolombiya’nın 100 yıl öncesine oranla daha istikrarlı olduğu söylenebilmektedir. 
"1809-1830 yılında ülkede yadsınamaz bir anayasal belirsizlik söz konusuydu"3Socorro (1810), Cundinamarca (1811), TunjaCartagenaMariquitaNeiva ve Antioquia gibi yaklaşık sekiz farklı bölgesel anayasaların basılması, o belirsizliğin en net göstergesidir. Ancak, Simón Bolívar “Libertador4, anayasalların çoğalması ve küçük devletlerin ortaya çıkmasına karşı merkezi bir hükümette bütün bölgeleri birleştirmek için merkeziyetçi başkanlık rejimi kurmuştur. 1819 yılında Angostura Kongresi’nde bugünkü Kolombiya ve Venezüella’yı kapsayan Büyük Kolombiya Cumhuriyeti kurulmuş. Sonradan Panama (1821) ve Ekvator (1822) bu devlete katılmışlardır. 
"Angostura Kongresinde yaklaşık bir saat yaptığı konuşmada Bolívar, kendi zamanının gerçeğini incelemiş, bağımsızlık sonrasında Amerika'da ortaya çıkan kurumların, bu toplumların ihtiyaçlarına yabancı toprakların modellerini kopyalamadan cevap vermeleri gerektiğini işaret etmiştir."5 Simón Bolívarfederal hükümetin ABD gibi bazı milletler için olumlu olduğunu tanımasına rağmen, oradan başkanlık sistemini almış ve hafif bir değişiklik eklemiştir: yeni Latin Amerika ülkeleri için geleneksel devlet organlarında (Yürütme, Yasama ve Yargı) dağıtılan ama yürütmenin gücünü vurgulayan bir Kamu Gücüne dayalı merkeziyetçiliğin daha faydalı olduğunu savunmuştur. 
Dolayıyla, Latin Amerika başkanlık sistemi, kendi kurucuları tarafından oluşturulan bir mirastır. ABD ile karşılaştırıldığında, Bolívar gibi bu kurucular, başkan figürü etrafında güç odaklayan merkezi bir sistemin federalist sisteminden bu ülkelere daha uygun olacağına inanıyorlardıBu başkanlık sisteminin, Kuzey Amerika başkanlık sisteminin bir deformasyonu olarak görülmesinin nedeni budur. 
1830 yılında Venezuela ve Ekvator’un Büyük Kolombiya’dan ayrılmasıyla bugünkü Kolombiya ortaya çıktı ve o andan beri toplam yedi anayasaları oldu: 1832, 1843, 1853, 1858, 1863, 1886 ve 1991. 
1832“Yeni Granada” olarak adlandırılan cumhuriyet için başkanlık rejimi koyulmuştur.  
1843İç Savaşın tam ortasında Pedro Alcántara Herrán, Kolombiya Cumhurbaşkanı olarak seçilmiştir. Alcántara, savaşın ardından ulusal toprakları genelinde düzeni sağlamak amacıyla Cumhurbaşkanının gücünü çoğaltan yeni bir anayasa üretmiştir. Büyük bir eğitim reformu olmuş. Muhafazakâr ve merkeziyetçi liderler, tüm ulusal topraklarında kendi otoritelerini dayatmışlardır. 
18531858 y 1863Kolombiya’nın federalist anayasaları1853 Anayasasında kölelik kaldırılmış, oy hakkı bütün erkeklere uzatılmış, doğrudan halkoyu ve Kilise ile Devlet arasında ayrılık kabul ettirilmiş ve idari özgürlük gerçekleşti. 1863 yılında başkanlık süresinin iki yıla indirilmesiyle beraber yasama organı, yürütme organından daha fazla güce sahip olmuştur. 
1886’da ülkenin en uzun süren anayasası yazılmıştır. Bu anayasa, Cumhurbaşkanı Rafael Núñez başkanlığında Muhafazakâr Rejenerasyon hareketi tarafından düzenlenmiş ve “Kolombiya Cumhuriyeti” adında yeniden üniter bir devlet kurmuştur. Bu anayasanın en önemli özellikleri şunlardır: 
- Yürütme organının yetkileri arttırılmış ve yasama yetkileri azaltılmıştır. 
- Başkanlık süresi altı yıla çıkarılmıştır. 
- Anayasa ve kanunları istisnasız bütün departamentos’ (iller) için geçerlidir. 
- Ulusal ordu güçlendirilm ve merkezîleştirilmiştir. 
- Katolik dini, devletin temel bir unsuru ve ülkede eğitim sağlayan kurum olarak kabul edilmiştir. 
105 yıl süren ve son derece presidensyelist bu anayasanın toplam 60 tane6 değişiklikten geçmesi, kamu kurumların yapısal bir kusuru ve ülkeyi yöneten yasaları tutmak için devletin yeteneksizliğinin bir kanıtı olarak görülebilmektedir1910’da liberal ve muhafazakâr azınlıklar tek parti, ‘Cumhuriyetçi Birliği’nde birleşmişler ve def’i yolunu getiren bir anayasa reformu teklif etmişlerdir. 7 Sonrasında üç liberal başkan (Alfonso López MichelsenJulio César Turbay Ayala y Virgilio Barco), 1886 anayasasının kapsamlı bir reformu önermiştir. Fakat bu girişimler, reform sürecinden etkilenecek ve zarar görecek taraflarının müdahale etmesi nedeniyle başarılı olamamışlardır. Ayrıca 20. yüzyılın ortalarında 1886 Anayasası yürürlükteyken Kolombiya’nın ve bütün Amerika kıtasının en uzun iç savaşı patlamıştır ve günümüzde çok azalmış bir şekilde devam etmektedir. 
1991: Sadece Cesar Gaviria hükümetinde yeni bir anayasanın hazırlanması mümkün olmuştur. Bir Kurucu Meclisi toplamak ve böylece tüm anayasayı değiştirmek için birtakım uygun koşullar ortaya çıktı. 1990’da, üniversite öğrencilerinin girişimin sayesinde halk tarafından doğrudan seçilen yetmiş üyesi bulunan ANC (Ulusal Kurucu Meclis), 1991 Anayasasının kaleme alınmasını sağlamıştır. Yeni anayasa, 4 Temmuz 1991 tarihinde ilan edilmiştir. 8 
Kolombiya'nın yeni Anayasa, Amerika'nın en büyük ve karmaşık anayasadır: bir önsöz, 13 başlıklar380 makale ve 59 geçici hükümleri içermektedir. Anayasada Kolombiya, sosyal hukuk devleti olarak kabul edilmektedir.9 Başkanlık rejimi uygulamaya devam eden üniter bir devlet oluşturmasına rağmen, 1886 Anayasası’na göre, bu yeni anayasada merkeziyetçilik daha azdır. Anayasanın 260. maddesine göre ülke genelinde belediye başkanları, valiler, il meclisleri ve konseyleri halk tarafından seçilmektedir. Daha önce belediye başkanları ve valiler, cumhurbaşkanı tarafından atanıyorlardı.10 
  1. Kolombiya Başkanlık Sisteminin Özellikleri 
1991 Anayasasındaki Kolombiya başkanlık sistemi, yürütme organının etrafındaki güç konsantrasyonunu azaltmış ama tamamen kaldıramamıştırÖyle ki Cumhurbaşkanı, “ulusal birliğinin sembolüdür” (188. madde), sadece Devlet Başkanı değil, hem de Hükümet Başkanı olarak tanınmakta (189. madde) ve dolaysıyla kamu fonksiyonların önemli bir miktarını yoğunlaşmaktadır. Ayrıca Cumhurbaşkanı, en üst idari makam ve Cumhuriyet'in Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanı niteliklerini taşımakta, dört yıllık bir süre için ülkenin bütün vatandaşlarının doğrudan ve gizli oyu ile seçilmekte11 ve en fazla bir kez daha yeniden seçilebilmektedir. Yürütme organı, Cumhurbaşkanı, bakanlar ve idari bölümlerin müdürlerinin yanı sıra valiler, belediye başkanları, amirleri, kamu kurumları ve devletin endüstriyel veya ticari işletmelerinden oluşmaktadır. 
Cumhurbaşkanını güçlendiren en önemli yetki ve fonksiyonlar şunlardır: 
• Kanun teklifleri sunmak 
• Kanun teklifleri reddetmek 
• Olağanüstü oturumlara kongreyi çağırmak. 
• Ulusal Kalkınma Planını ve kamu yatırımlarını sunmak 
• Bütçe ve gelirler projesini göndermek 
• Siyasi suçlara af vermek 
 Bakanların imzasıyla olağanüstü halleri ilan etmek.  
1991 Anayasasına göre bu ülkede Başkanlık Sisteminin nasıl çalıştığını daha detaylı anlayabilmek için, Kolombiya Cumhurbaşkanının devletin diğer organlarının üzerinde etkisini ve sahip olduğu yetkileri ele alacağız.  
2.a. Yürütme Organı Üzerindeki Yetkiler 
İlk olarak, hükümet kabinesini oluşturan bakanlar, tek Cumhurbaşkanı tarafından kendi taraftarları arasından doğrudan seçilmektedirlerVali ve belediye başkanları ise, idari ve mali özerkliğe sahip oldukları için, Cumhurbaşkanı onların kararlarına karışamaz. Fakat hükümetin merkezi düzeyinde olan Cumhurbaşkanına tabidirler. Halk tarafından seçilmiş olmalarına rağmen, vali ve belediye başkanlarını askıya alma ve görevden alma yetkileri 304. ve 314. maddelerde Cumhurbaşkanına verilmektedir.  
Üstelik Kolombiya’da 2004’ten beri Cumhurbaşkanı, valiler ve belediye başkanlarının aksine, ek bir süre için tekrar seçilebilmektedir (madde 197). 2009 yılında eski Devlet Başkanı Álvaro Uribe, üçüncü bir dönem yasallaştırmaya çalışmıştır ama bu girişim, Anayasa Mahkemesi tarafından anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle reddedilmiştir. 
2. b. Yasama Organı Üzerindeki Yetkiler 
Bazı hukukçulara göre Latin Amerika başkanlığın ana ayırt edici özelliği, başkana verilen güçlü yasa yapma yetkisi şeklinde tecelli etmektedir.12 Kolombiya’da da bu durum söz konusudur: 
Article 200:  
In its relations with Congressthe Government has the following duties: 
1. Help draft the lawspresent bills through ministersexercise the right of objecting to themand approve them in accordance with the Constitution (…) 
Bu maddeye göre, bakanlar aracılığı ile başkan kanun tekliflerinde bulunabilmektedir. Ayrıca 154. maddeye göre, çeşitli durumlarla ilgili kanun teklifleri Cumhurbaşkanına aittir. Kongrenin iki kamarası (Senato ve Temsilciler Meclisi) ise, başkanın sunduğu teklifler üzerinde düzeltme yapabilmekte ve kanun teklifi edebilecek konular daha dardır. Her iki kamara ancak belli konularla ilgili kanun sunabilmektedir: 
Article 154 
(…) The chambers may introduce amendments to the bills presented by the governmentLegislative bills concerning taxes will be initiated in the Chamber of Representatives while those involving international relations will be initiated in the Senate. 
Anayasa’nın Cumhurbaşkanına 200. ve 166. maddelerde verdiği başka bir yetki, Kongre tarafından onaylanan bir kanun teklifini anayasaya aykırılık ya da uygunsuzluk itirazları ile geri gönderebilme yetkisidir. 
Bu hallerde başkan sadece kanun teklifinde bulunuyor. Fakat "bazı durumlarda başkan doğrudan yasama görevleri yapar: Örneğin olağanüstü döneminin ilan edildiği veya kongrenin kendisine bu yetkileri verdiği zaman."13 1991 Anayasası’nın (Madde 150 fıkra 10) kanun niteliği taşıyan kararnameler çıkarabilmek üzere Cumhurbaşkanına verdiği bu olağanüstü yetkilerCumhurbaşkanını kanun koyucunun yerine geçirmektedirler."14 
Article 150: 
10. [One of the functions of the Congress is] to vestup to six months, in the President of the Republicprecise extraordinary powers to issue rules with the force of law when public necessity or advantage so requires (aconseje). Such powers must be requested expressly by the Government and approval requires the vote of an absolute majority of the members of both chambers. 
At any time and at its own initiativeCongress may amend decree laws enacted by the Government for the use of its extraordinary powers. 
Bu olağanüstü hallerinin kullanılmasının azaltılması, 1990 yılında yeni bir anayasanın oluşturulmasına sebep olmuştur. 1886 anayasası yürürlükteyken başkanlar, kanunlar çıkartmak üzere olağanüstü dönemleri ilan etme gücünü çok fazla kullanmışlardır: bir yılda olağanüstü hal günü ortalama 276 gündü. Kolombiya neredeyse bütün yıl olağanüstü dönem altında yaşıyordu ve Kongre'nin rolü çok ikincil olmuştu. 1991 anayasasından itibaren bu durum hafiflemiş ve bu mekanizmaların kullanılması yılda ortalama 276’dan 55 güne inmiştir. 15 
2. c. Yargı Organı Üzerindeki Yetkiler 
Cumhurbaşkanının diğer organlar üzerinde gösterdiği müdahalenin başka bir göstergesi, bazı yüksek mahkemelerin yargıçlarının seçimleri için aday sunma etkisidir. Örneğin BaşkanYüksek Adalet Divanı ve Danıştay üyeleri tarafından ortak oluşturulan listelerden Anayasa Mahkemesi hâkimleri Senato tarafından seçilir:  
Article 239 
The Constitutional Court will be composed of an uneven number of members determined by lawThe makeup of the Court will take into account the need to select judges belonging to various specialties of the law 
The judges of the Constitutional Court will be elected by the Senate of the Republic for single terms of eight (8) years from lists presented to it by the President of the Republicthe Supreme Court of Justiceand the Council of State. 
The judges of the Constitutional Court are not eligible for reelection. 
Yüksek Adalet Divanı ve Danıştay hâkimlerinin seçimi ise, Cumhurbaşkanının o kadar doğrudan bir müdahalesi görülmemektedir. Ancak, Cumhurbaşkanının dolaylı bir müdahalesinin olduğunu söyleyebiliriz çünkü Kongreye Yüksek Mahkemenin Hâkimlerinin seçimlere aday listeleri sunabilir ve onlar da, hem Yüksek Adalet Divanı hem de Danıştay’ın hâkimlerini seçmektedirler. 
Bu müdahale, Cumhurbaşkanın kendisine sadece kendi politikaları ve ya çıkarlarına uygun kararlar veren hâkimler koyma olasılığını açmaz, aynı zamanda yürütmenin diğer organlar tarafından denetlenebilirliğini azaltmaktadır, çünkü yargıçlar, onları önerdiği kişiye münasip davranma eğiliminde olabilmektedirler. 
2. d. Kontrol Organları Üzerinde Yetkiler 
Bazı hâkimlerin seçimlerinde olduğu gibi, başkanın, Cumhuriyet Başsavcısının seçiminde etkisi var: 
Article 276 
The General Prosecutor of the Republic will be elected by the Senate for a period of four (4) years from a list made up of candidates selected by the President of the Republicthe Supreme Court of Justiceand the Council of State. 
Başsavcı, Kamu Bakanlığının en üst makam olarak diğer devlet memurlarının denetim birimidir ve onları yaptırma ve ya görevden alma gücüne sahiptir (madde 277 - 278). Aynı şekilde, insan haklarının özendirilmesi, uygulanması ve duyurulmasından sorumlu olan Ombudsman, Cumhurbaşkanı tarafından hazırlanan teklif üzerine seçilmektedir (Madde 281) 
Başkanın oldukça hâkim olduğu başka bir kontrol organı Merkez Bankasıdır. Bu banka, “ülkede para, döviz ve kredi yetkilisidir” (madde 372). Onun Yönetim Kurulu yedi üyeden oluşmakta ve başkan onlardan altısını doğrudan seçmektedir. Onlardan birisi Maliye Bakanıdır ve bakan aynı zamanda Yönetim Kurulu Başkanıdır. Merkez Bankasının Başkanı, diğer altı üye tarafından seçilmektedir. 
  1. Sonuçlar 
Hukukçu ve siyasetçilerin en sıkça eleştirdiği nokta, Latin Amerika ülkelerini yöneten kişilerin bu ülkelerden farklı ve bunlara uymayan kurumlar ve politik sistemleri kopyalamalarıdır. Kolombiya ve genel olarak Latin Amerika’nın demokrasisinin en ayırıcı özelliklerinden biri, oldukça ‘personalist (kişiselciolması, yani kurumların ve siyasi partilerin hafif olması, o yüzden politik eğilimler bir kişi veya bir liderin etrafında yoğunlaşmaktadır. Bununla beraber, halk tarafından doğrudan seçilmiş olmasının Cumhurbaşkanına ‘psikolojik bir güç verdiği söylenmektedir. Başkan doğrudan halk tarafından seçildiği için büyük bir prestije ve dolayısıyla meşruluğa sahiptir”16. 
Bu kadar zayıf bir demokrasiye sahip bir ülkede başkanlık sistemini uygulamak beklenmeyen sonuçlara ulaştırabilir. Özellikle 1991 Anayasası öncesinde Kolombiya’da sadece iki güçlü parti vardı. Bu iki parti siyasal kutuplaşmalar ortaya çıkarıyordu. “Siyasal kutuplaşmaların ortaya çıkması durumunda ise sistem tıkanabilmektedir. Bu olasılık veya risk Kolombiya ve Venezuela basta olmak üzere bazı Latin Amerika ülkelerinde uygulamada gerçekleşmiştir. Kolombiya’da başkanın seçilmesi bile sorun olabilmiş, seçildikten sonra ise bu defa başkanın halkın belirli bir kesimi, devletin bazı kurumları ve bazı siyasal partiler tarafından benimsenmesi sorunuyla karşılaşılmıştır. Bu durum başkanın ihtiyaç duyduğu yasalara parlamentonun; parlamentonun çıkarmak istediği yasalara ise başkanın karşı çıkması sonucunu doğurabilmektedir”17. 
1991 Anayasası birkaç şeyi değiştirmişti, onlar arasında merkeziyetçilik ve iki partili sistem var fakat bulunan kötü seçim sistemini değiştiremedi. Bu sebeple Kongre beklendiği gibi güç kazanamamıştır. Böylece, kişiselcilik, patronaj ve parçalanma yok edilemedi ve hatta siyasal sistemde kökleşmiştirler. 
Kolombiya’da parlamenter rejim 20. yüzyılın başlarından beri birkaç kere tartışılmıştır ama uygulanamadığı bellidir. Bu tartışmanın ortasında akademisyen Hernando Gómez Buendía gibi önemli kişiler, şu anki dönemde siyasi kurumları savaş ve diğer tehditlerden korumak için Kolombiya'da başkanlık sisteminin güçlendirilmesinin gerektiğine ve parlamentarizmin ancak barışa ulaşınca düşünülebilir bir yol olduğuna inanmaktadırlar."18 

Kaynakça 
Cheibub, J. A., Elkins, Z., & Ginsburg, T. (2011, Eylül). Latin American Presidentialism in Comparative and Historical Perspective. Public Law and Legal Theory Working Paper Series, 89(361), 1-33. 
Collazos Rivera, J. C. (2007). Sistema Presidencial o Presidencialismo Colombiano ¿Crisis de Gobierno o de Régimen? III Congreso Estudiantil de Derecho y Teoría Constitucional. Santiago de Chile-: Universidad de Chile. 
Historia de la Constitución de 1991. (kein Datum). Abgerufen am 30. Nisan 2015 von Constitución Política de Colombia: http://www.constitucioncolombia.com/historia.php 
Maya Chaves, M. J. (2012, Nisan). Discordia, reforma constitucional y Exepción de Inconstitucionalidad. Revista de Estudios Sociales(42). 
Soacha M., N. (kein Datum). El régimen presidencial en Colombia. Abgerufen am 30. Nisan 2015 von Escuela de Gobierno: http://www.escuelagobierno.org/inputs/regimen%20presidencialista.pdf 
Yaman, A. (2014). Başkanlık Sistemi, Uygulamaları ve Türkiye'de Uygulanabilirliği. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 1, S. 83-98. 
Zapata G., J. G., & Roland, G. (2005). Colombia´s Electoral and Party System: Proposals for Reforms. (A. Alesina, Dü.) Institutional Reforms. 

jueves, 28 de febrero de 2013

jueves, 7 de junio de 2012

El Nacionalismo Es Otro: Contra La Tesis De La Anomia


En el presente texto, mi propósito es discutir y problematizar ciertos aspectos fundamentales de la tesis propuesta por Liah Greenfeld en su conferencia titulada Nationalism and the Mind. Para esta autora, como veremos mejor luego, el nacionalismo en el que vivimos es la causa de una situación psicológica de desorientación y anomia (ausencia de ley y orden). Sin embargo, lo que mi texto pretende mostrar es que quizás sea correcto derivar la anomia de ciertos principios fundacionales del nacionalismo, pero lo incorrecto es creer que en la vida real existe el nacionalismo tal y como lo describe la autora. Para cumplir mi objetivo, debo reconstruir primero la posición que sostiene Greenfeld. Posteriormente, voy a mostrar que la realidad de las sociedades de hoy no se corresponde con las características que definen ese tipo de nacionalismo, de lo cual se deriva que el discurso liberal del igualitarismo es esencialmente ideológico. La idea de que vivimos en sociedades igualitarias, móviles y democráticas se ve cuestionada al mirar de cerca la vida concreta. Al final, apoyándome en Bordieu, mostraré que en efecto, el análisis de la hegemonía en las sociedades actuales contradice la tesis de la anomia que Greenfeld deriva de supuestos falsos, es decir, de la supuesta existencia del nacionalismo.

Según esta autora, el nacionalismo está en el corazón de nuestra cultura moderna. En efecto, es un hecho que éste determina una gran cantidad de procesos sociales y formas de vida. Para caracterizar el nacionalismo, la autora le atribuye tres rasgos esenciales. En primer lugar, no sería posible pensar el nacionalismo sin entender el proceso de secularización que no sólo acabó con la idea de que existe un orden social estable e inmutable establecido por Dios; sino que también impuso la idea de que ahora los individuos gozan de libertad y posibilidades reales de cambiar la realidad. El segundo pilar del nacionalismo es la soberanía popular de los ciudadanos, quienes gozan de la posibilidad de ejercer el poder y tomar decisiones. Esta nueva perspectiva abandona la visión personificada del poder monárquico y lo convierte en un resultado de la “voluntad popular”. Y en tercer lugar, el principio del igualitarismo, según el cual todos los miembros de la nación son en principio iguales ante el derecho.

El hecho de que el nacionalismo se fundamente sobre estos tres principios se puede entender mejor en el contexto histórico de la revolución burguesa en que surgió. Mediante la acumulación de capital, la clase de comerciantes logró convertirse en una clase ascendente y transformar los modos de producción de su época. Ellos mismos experimentaron lo que era tener en sus manos la posibilidad de cambiar el orden social existente y crearon y legitimaron un discurso basado en su propia experiencia: el discurso nacionalista. Es por eso que la idea de la movilidad social y la autodeterminación se puede encontrar subyaciendo bajo los ideales liberales que fundaron las sociedades nacionalistas, definidas como secularizadas, democráticas, libres e igualitarias.

Sin embargo, el hecho de que una nación se defina de esta forma, no garantiza que lo sea. Los tiempos han cambiado y lo que se puede observar en las sociedades contemporáneas es que en realidad la época de las grandes revoluciones sociales ha quedado atrás. Si todos fuésemos igual de libres, todos podríamos determinar bajo qué condiciones vivir nuestras vidas. Pero lo cierto es que hay una gran cantidad de individuos para quienes aún la satisfacción de las necesidades más básicas resulta inalcanzable. Y ese sólo es el caso extremo. “La enseñanza por ejemplo es libre en el sentido de que la ley no le impide a nadie el ingreso en una rama cualquiera de la educación, pero se lo prohíben otras cosas: las condiciones económicas, las circunstancias de su vida, etc.” (Zuleta, 2005, págs. 72-73). En efecto, todos somos iguales ante la ley, pero la vida real actual extiende sus prohibiciones mucho más allá de las permisiones abstractas de la ley. El sistema capitalista funciona, aunque no lo exprese en su discurso, gracias a la desigualdad y a la dominación de una clase sobre la otra. Esto implica que entre más fuerte sea el sistema, menos posibilidades tendrá la clase dominada de transformar sus condiciones de existencia, y además falsea la idea de que existe en las sociedades nacionalistas una intensa movilidad social. Por un lado se encuentra el discurso, según el cual todos somos iguales y gozamos de agencia sobre la vida pública y privada, por el otro la realidad.

Por lo tanto, creo que es imposible no aceptar que el discurso de la soberanía popular y la igualdad de condiciones es un mito que aun no se corresponde del todo con la realidad existente. De esta no correspondencia, podemos concluir que el discurso nacionalista es profundamente ideológico en el sentido de “ideología” que propone Althusser: “Toda ideología, en su formación necesariamente imaginaria no representa las relaciones de producción existentes sino ante todo la relación (imaginaria) de los individuos con las relaciones de producción y las relaciones que de ella resultan” (Althusser, 2003, págs. 140-141). Cuando digo que el nacionalismo es una ideología no pretendo afirmar que no existe hoy ningún tipo de nacionalismo, sino que el nacionalismo en el que vivimos no es como lo caracterizaba Greenfeld. Desde sus comienzos, el capitalismo se hermanó con el nacionalismo y para funcionar, tuvo que producir y conservar condiciones de producción a las que les es inherente la desigualdad. La dominación del capitalismo necesita que nos creamos libres e iguales así no lo seamos. Esta idea ya nos la recordaba Estanislao Zuleta cuando afirmaba que la idea del libre albedrío “es esencial para el funcionamiento objetivo del mundo capitalista, basado en una economía del cambio y en el desarrollo de formas contractuales [entre dos partes libres e iguales]” (Zuleta, 2005, pág. 71).

El argumento de Greenfeld se puede dividir en dos premisas, a saber: (1) Si los tres rasgos del nacionalismo se dan en la realidad, se produciría la condición de anomia entre los sujetos; y (2) los rasgos del nacionalismo se dan en la realidad. De estas dos, no aceptamos la segunda porque, como hemos visto, la realidad no se corresponde con los ideales del nacionalismo. En mi opinión, la tesis que propone Greenfeld se ve atravesada por ese lenguaje ideológico. Esto se evidencia cuando afirma cosas como “in modern societies, the individual is expected to be the maker of one’s own destiny” (Greenfeld, 2006, pág. 220). La autora acepta ingenuamente la segunda premisa porque la necesita para concluir que el sujeto moderno es anómico. En síntesis, la idea de una sociedad libre, igualitaria y móvil, ha sido quizá una consecuencia teórica del nacionalismo de la modernidad, pero no una consecuencia efectiva visible en las sociedades contemporáneas.

En la segunda parte del argumento, Greenfeld afirma que vivir en una sociedad en la que los individuos son libres de determinarse a sí mismos y a su entorno hace que el mapa social se modifique constantemente por la acción de los agentes. Esto es lo que causa una sensación de inestabilidad y desorientación del individuo situado dentro de ese mundo en constante devenir.
The modern culture at the core of which lies the vision of nationalism […] cannot provide one with a clear social map and a sense of a defined, stable, position on it. The picture one receives changes from moment to moment, constantly reorienting and confusing one. (Greenfeld, 2006, pág. 220).
Esta falta de orden y estabilidad produce la atrofia de los procesos simbólicos naturales mediante los cuales nos representamos el mundo y nos situamos en él. “On the psychological level anomie produces a sense of disorientation, of uncertainty as to one’s place in society, and therefore as to one’s identity(Greenfeld, 2006, pág. 212). Cuando el individuo se da cuenta de que está entre iguales, como supuestamente sucede en el nacionalismo, no puede distinguirse de los otros, por lo cual su propia identidad queda en cuestionamiento.

Pero ahora bien, si no es cierto que los tres principios nacionalistas se den en la realidad social, la consecuencia que Greenfeld deriva de ellos –la anomia- tampoco debería darse. Si, como se vio anteriormente, las sociedades modernas tienden más bien a resistirse a la movilidad social, no es cierto que las posiciones relativas de los sujetos y los grupos sociales en el espacio social cambien tan rápidamente como para que el individuo no pueda de alguna manera representarse dentro de ese espacio. Aquí es posible recurrir a una noción como la de “habitus” que propone Bordieu. Según este autor, existen representaciones del espacio social que terminan imponiéndose para todos los sujetos gracias a su victoria en la lucha simbólica por la construcción del mundo. “Las clasificaciones sociales (…) organizan la percepción del mundo social y, en ciertas ocasiones, pueden organizar realmente el mundo mismo” (Bordieu, 2000, pág. 140). La tendencia a crear y reforzar las identidades de los sujetos mediante interpelaciones como “ustedes serán la futura élite del país”, “ni sueñes con ir a la universidad”, “usted es una señorita de bien, ¡compórtese!”, etc. Sin duda, existen excepciones y se han visto casos especiales en los que alguien logra romper con sus determinaciones y realmente cambiar su realidad. Pero este tipo de casos no son la norma en las sociedades nacionalistas reales, como argumentaba Greenfeld. Además, si alguien, por ejemplo, sube de estrato socioeconómico, no va a experimentar esa desorientación en cuanto a su identidad, sino que va a adaptarse a nuevas prácticas y modos de vida que identifican al sujeto de la clase alta.

Los dos conceptos de la tesis de Greenfeld que he intentado discutir en este ensayo fueron el de la existencia de sociedades libres y móviles, y el de los sujetos anómicos, que se deriva del primero. Para ello, mostré, en primer lugar, que los efectos reales que ha tenido la cultura nacionalista y capitalista en nuestras sociedades no solo no corresponden con los mismos principios fundacionales del nacionalismo -secularización, soberanía popular e igualitarismo-, sino que además los contradicen, pues vemos que hay desigualdad: las posibilidades reales de que cualquier individuo pueda cambiar sus condiciones de existencia no son las mismas para todos. En segundo lugar, mostré que la anomia que Greenfeld extrae como consecuencia de esos tres pilares ideales del nacionalismo, también es una consecuencia irreal y se enfrenta a la evidente existencia de procesos de producción de tipos determinados de sujetos con identidades arraigadas que son incorporados a un orden social específico. En síntesis, creo que la mayor falla de Greenfeld fue haber aceptado el discurso nacionalista sin preguntarse si en la realidad, el nacionalismo es como dice ser.

Trabajos citados

Althusser, L. (2003). Ideología y Aparatos Ideológicos de Estado. En S. (. Zizek, Ideología : un mapa de la cuestión (págs. pp. 115 - 155). Buenos Aires ; Bogotá: Fondo de Cultura Económica de Argentina.
Bordieu, P. (2000). Espacio social y poder simbólico. En P. Bordieu, Cosas dichas (págs. 127-142). Barcelona: Gedisa.
Greenfeld, L. (2006). Nationalism and the mind. En L. Greenfeld, Nationalism and the mind : essays on modern culture (págs. 203-223). Oxford, England: Oneworld.

Zuleta, E. (2005). Acerca de la ideología. En E. Zuleta, Elogio de la dificultad y otros ensayos (págs. 61-77). Medellín: Hombre Nuevo.

sábado, 25 de junio de 2011

Mirando(me)


Fotografía de una fotografía de Eugenio Recuenco


Cuando las circunstancias me obligan a entrar en el laberinto ontológico cuya salida es encontrar al que siempre está conmigo, cuando pienso en que si estoy preguntandome por mi existencia es porque existo -y como pienso, luego existo-, me doy cuenta de que es fácil decir "yo existo", si, sólo se puede existir o no existir. Pero en cambio ser se dice en varios sentidos y decir "yo soy" afirma todo y no afirma nada a la vez.

Soy quien soy, no preciso identificación
se bien de donde vengo y donde voy
porque soy lo que soy,
y no quien quieras vos.

Al preguntarme "¿quién es usted?", un par me recuerda que estoy metido en ese laberinto. Pensándolo bien, las convenciones nos acostumbran a creer que se trata de una pregunta fácil, muy fácil. Yo soy Juan Andrés Moreno Agudelo. ¡Claro! El nombre es una forma demasiado abreviada de resolver la cuestión.

Qué me importa qué diga ese papel
no tengo nada que ver con él
y no voy a mentir aunque me lo demande
yo no soy el hijo de Hernández.

Conocer es dominar. Cómo quisiera conocer(me), dominar(me). Salir de este laberinto...

Sé de donde vengo, se donde voy
por eso se donde estoy,
y no me avergüenza lo que soy.
Se cual es mi lugar, y a donde pertenezco
lo que no me corresponde y lo que merezco.

...Pero siempre terminamos atrapados. La humanidad y los filósofos se esfuerzan por salir. Pero cada vez que abrimos la boca engrandecemos el cuerpo inorgánico que nos rodea, que hemos creado. ¿Quién soy en el mundo que he creado?

Soy sangre de mi sangre, y soy mis costumbres,
Soy mis hábitos y códigos y mis incertidumbres
Soy mis decisiones y mis elecciones
Soy mis acciones, solo y en la muchedumbre

Soy mis creencias y mis carencias,
soy mi materia y mi esencia
Soy mi presencia y mi ausencia,
mi conciencia y mi apariencia
Soy mi procedencia

Soy mi herencia y mi experiencia
Soy mi pasado y mi vigencia
y esa vivencia es la referencia
que con otros me une y me diferencia

...Los humanos somos casualidades llenas de causalidades que nos hacen y nos determinan, que convergen espontáneamente en nosotros. Y entonces la pregunta se desdobla, y la cuestión se hace cuestiones ¿Quién soy?: ¿cómo soy?, ¿qué soy?, ¿cuándo soy?, ¿dónde soy?, ¿de quién soy?, ¿cuántos soy?...

Por eso no me pida que mi camino desande,
seguiré gritando aunque me desbande
y que mi voz rebote contra los Andes
Que yo no soy el hijo de Hernández.

Soy quien soy, no preciso identificación
se bien de donde vengo y donde voy
porque soy lo que soy,
y no quien quieras vos.

Al menos sé lo que no soy...

No, no soy el hijo de Hernández.

Canción del Cuarteto de Nos

jueves, 4 de marzo de 2010

"El futuro -la salud- de la filosofía alemana está en riesgo"

Fotografía de Lou-Salomé, Paul Ree y Friedrich Nietzsche.


El día que Nietzsche lloró es una excelente ficción con ingredientes reales. Esta novela de Irvin D. Yalom, no solo nos acerca a la filosofía de una de las más prodigiosas mentes de Occidente: Friedrich Nietzsche; también nos invita a la ilusión de ver a este inquietante, curioso, frío y reservado filósofo llorando.

Primero, una misteriosa carta firmada por una identidad no menos interesante: Lou Salomé. La belleza invisible y magnética de esta excitante escritora rusa, a quien ni siquiera el lector podría decir que no, es la proporción exacta que neutraliza la balanza estética del libro (en los polos encontramos algo de erotismo extremo y de aburrida formalidad en los protagonistas).

Segundo, el reconocido doctor vienés Josef Breuer, seducido por la belleza de la mujer, se ha dejado convencer de concederle un difícil favor: tratar a su amigo Friefrich Nietzsche, quien no sólo tiene el cuerpo enfermo, según ella, también está solo y desesperado, pero no lo reconoce. Además, sin que el filósofo sepa que fue ella quien lo envió.

Tercero, el filósofo ensimismado y auto excluido del mundo convencional, a quien le cuesta abrirse a aceptar apoyo o colaboración de los demás, incluso si se tratá del aquel médico con una aparentemente ilimitada vocación de servicio.

Y así un médico y un filósofo, empiezan un intrigante intercambio profesional en el que juntos persiguen un interés, y juntos aprenderán y enseñarán al lector, una importante lección.

Los escenarios que nos ofrece la Viena de 1882 para el desarrollo de la novela, no varían demasiado, y eso tiene sus sabidas implicaciones en el dinamismo del texto, pero sin embargo la lectura de El día que Nietzsche lloró, le permite a cualquier tipo de lector un acercamiento básico a la filosofía, dejando además una moraleja aplicable a la vida de cualquier ser humano, a cualquiera, pues vivir es decidir, y si algo se ha aprendido al terminar el libro, es a decidir.